CONTRADA HUKUK BÜROSU

Avukat Lorenzo Contrada
Avukat Barbara Niola
Avukat Lerona Ciarniello
Doktor Giorgia Bartolomei
Doktor Giorgia Gasbari

Hukuki Görüş

Hukuki görüş için sunulan dava, 4422 numaralı Türk Kanunun 1. Maddesi, 1 ve 4 paragrafları ile ilgilidir. Bu kanunun ihlali iddiasıyla açılan dava ile Bilim Araştırma Vakfı adlı bir Türk sivil toplum kuruluşunun üyelerine karşı açıldı ve 1999’da 92 üyesinin tutuklanmasına kadar vardı.

Suçlamalar özelikle, şiddet ve tehdit kullanılarak yasadışı maddi ve cinsel kar elde etmeye yönelik bir suç örgütünün oluşumuna dairdi.

Daha sonra, Mahkeme Başkanının davacı tarafın avukatı ile olan yakın bağlarından dolayı -meclis soruşturmasına ve ceza kapsamına giren-  redd-i hakim olmasından  sonra, dava İstanbul üç numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderildi.

Mahkeme bu oturumda 4422 no.lu kanunun 1,1 ve 4. maddelerinden dolayı varsayılan suçlamayı tutarsız buldu ve görevsizlik kararı verdi, ayrıca davalı olayların bahsi geçen Kanunun yürürlüğe girmesinden önce olduğunu belirledi, devam eden iki celsede de bunların tutarsız/temelsiz olduğunu ortaya koydu.

Dosyanın Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına iadesi, farklı Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından verilen yetkisizlik kararlarından sonra, davanın 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yeniden görülmesini içerdi. Ağır Ceza Mahkemelerinin sonuncusu, 24 Kasım 2005’te varsayılan suçu 313 numaralı Türk Kanunu kapsamında yeniden tanımladıktan sonra, sanıklardan 6’sı hariç davalı suçların zaman aşımına girdiğini açıkladı. Bu suçlar da işlenen olayların ceza kapsam dışı olmasından dolayı başka bir süreçle beraat ettiler.

Suçların zaman aşımına uğradığı karara yapılan temyiz talebi iddianamede isnat edilen suçların yeniden ele alınması ile açıklanmıştı, 8. Yargıtay’ın müdahalesini gerektiriyordu, ve bu mahkeme tartışılmaz bir şekilde 18 sanık hakkında feshedilip yerine yeni Türk ceza kanunun 220 sayılı maddesi getirilen, 4422 no.lu Kanunun ihlalinin mevcut olduğunu hükme bağlayarak açıklanmış zaman aşımı hükmünü iptal etti ve TCK’nin 220nci maddesi kapsamında soruşturulmak üzere dosyayı tekrar 2.Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi.

Öyleyse, ortaya konan sorunun uluslararası düzeyde tanınan İtalyan hukuk düzeninin bazı temel ilkelerinin bir analizini empoze ettiğini varsaymak kayda değerdir.

Bana göre, yasal açıdan yürürlükte olan bir davanın meşruiyeti ile ilgili ilk sorun, iddianın suç nesnesinin ihlal edildiği ileri sürülen düzenlemenin yürürlüğe girmesine kıyasla daha erken bir tarihte işlenmiş olup olmamasını tespit etmekle başlar; bu geriye yürümezlik ilkesi ile düzenlenen kanunların intikali hadisesine uygundur.

Kanun sadece gelecek içindir, önceyi kapsayan bir etkisi yoktur” (madde 11 disps. Prel.c.c.); özellikle ceza kanununu konusunda Italyan düzenlemesi geçmişle ilgili hadiselerde anayasal garanti verir ve “kimse işlenen bir suçtan önce yürürlüğe giren bir kanunun hükmü altında olmadıkça ceza göremez” (madde 25 paragraflar 2 Anayasa).

Ancak yine de, anayasal düzen, zaman içinde kanunların intikali ile ilgili farklı hipotezlerin tümüne hükmetmezken daha detaylı ve dakik bir düzenlemenin İtalyan Ceza Kanununun 2. maddesinde bulunabildiğini saptamak gerekir.

Davamızla ilgili olan, gerek kanunun daha önce var olmayan bir suçu içine alması hali, gerekse yeni bir kanunun daha önce var olan bir suça yeni unsurlar dahil etmek suretiyle kapsamını genişletmesi halinde yeni suç isnadı hadisesini düzenleyen Ceza Kanununun 2. maddesinin I bendinde belirtilendir. Söz konusu bent, suçlayıcı ceza kanununun geriye yürümezliği prensibini ifade etmektedir. Dolayısıyla, az önce belirtilen ilk hipotezin söz konusu davaya uygulanması – ki bu, “Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir fiil veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz (…)” diyen AB Anayasası’nın 109. maddesiyle de uyumludur, Yargıtay 8. Dairesinin kararını meşrulaştırmamaktadır, zira 2. Ağır Ceza Mahkemesinin kararı bozularak sanıkların 4422 sayılı kanunu ihlal ettikleri belirtilmiştir.

Aslında, davanın konusu, ceza kanununun uluslararası geriye yürümezliği prensibini yasal olarak uygulayan 3 nolu DGM tarafından halihazırda incelenmiş ve ileri sürülen olayların iddianamede atıfta bulunulan kanun yürürlüğe girmeden önce işlendiğini belirtmiştir. Bu açıdan, sanıkların, olay sırasında var olmayan bir suçtan ötürü yargılanamayacakları açık görünmektedir.

Netice itibari ile, suçlamaya esas olan ceza kanununun geriye dönük olarak işleyemeyeceği ilkesi, diğer temel ilke olan hukuk ilkesinin aynı zamanda hem tamamlayıcısı hem de sonucudur. Yeni yürürlüğe girmiş olan cezai hükümlerin geriye dönük işleyebileceğinin kabul edilmesi durumunda, hukuk ilkesinin yasalar çerçevesinde sağladığı teminatlar ortadan kalkmış olacaktır.

Dahası bu tür bir kanuniyet ilkesi genel ve geleneksel uluslararası kanun, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 7 ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 11/2 ile de ortaya konmuştur.

8. Yargıtay tarafından belirtilenler kanuniyet ilkesi ile açıkça tezat içinde olduğu sonucuna varılmaktadır.

Dahası 8. Yargıtay kararı ikinci bir soruna, bu sefer ceza hukuku ile ilgili yargıdan geçmiş bir konu ile ilgili değer biçmeyi düzenlemektedir. Bu konuda sanık 3. Devlet Güvenlik Mahkemesince hariç tutulmasına rağmen 4422 no’ lu Yasağı ihlal etmekle sorumlu tutulmuştur. Aslında önceki karar 4. Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından temyiz edilmediği ve onanmadığı için kesin olsa da, Mahkeme zaten karara bağlanmış hükmü tekrar karara bağlamıştır.

Bu durumda uluslararası alanda da kabul edilmiş İtalyan ceza muhakemeleri usulü kanununun 649. maddesinde belirtilen ilkeler akla gelmektedir: ne bis in idem*  olarak ifade edilen bu ilke, “hakkında kesin karar verilerek suçlu bulunmuş veya beraat etmiş sanığın, söz konusu fiil konu, derece veya durumlar açısından farklı olarak nitelendirilse bile, aynı fiil için tekrar yargılanamayacağını” belirterek kati bir kararın engelleyici etkisini ortaya koyar.

Buradaki konu kelimesi konunun adli vasfı, derece suçun önemli veya önemsizliği olarak yorumlanmalıdır; durumlar ise cezayı arttıran veya azaltan unsurlardır.

Böyle bir ilke ile kanun koyucu uygulamada, sanığın beraat ettiği veya suçlu bulunduğu aynı fiil için daha fazla yargılamaya tabi tutulmasını engellemek istemiştir.

Öyleyse ikinci bir yargılamanın men edilişi iki gerekliliğin varlığına bağlıdır: bunlardan biri öznel mahiyetli diğeri ise objektif mahiyetlidir. Birincisi zaten yargılanmış kişi ile soruşturma veya yargılanma sürecindeki kişiler arasındaki özdeşliği gerektirir. İkincisi ise aynı geçmişe sahip olmayı. Daha detaylı incelenecek olursa, yeni bir yargılama sürecinin men edilişi sadece geçmişle ilgili gerçek aynı göründüğünde değil, aynı zamanda bu unsur (geçmişle ilgili gerçek), farklı temsil edilse de, farklı zaman ve yerlerde de aynı olduğunda uygulanır.

Bu durumda görünen o ki, 8. Yargıtay, verilen önceki bir kararla zaten tanımlanmışken aynı tarihi gerçek için farklı bir hukuki yetki ile yeni Türk ceza kanunu 220. maddeye dayanarak tekrar işleme başlamıştır.

Öyleyse, sanık tarafından işlenen bu tip bir suç sadece hipotez olarak göz önünde bulundurulsa bile, bu gerçek için yargılamaya devam edilmesi olasılığı bertaraf edilmelidir, çünkü 1 Temmuz 2005 yılında yürürlüğe giren yeni Türk ceza kanunun 220. maddesi öne sürülen durumlar işleme konduğunda yürürlükte değildi.

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 38. maddesi ve Türk Ceza Kanunu 2 ve 7. maddeleri kimsenin işlenişi esnasında bir suç teşkil etmediği bir suç için cezalandırılamayacağı ilkesini ortaya koymaktadır.

Böyle bir ilke dünyanın bir çok milli sisteminde, hatta AB Temel Haklar Şartı 50. maddesi ve uluslararası anlaşmalarda ortaya konmaktadır.

8. Yargıtay’ın kararını, sanığın işkence ve insanlık dışı muamele altında verdiği ve bu nedenle kullanılabilir olmayan ifadelere dayanarak verdiğini göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Delilin insan-kaynağının ahlaki hürriyeti kavramı uluslararası seviyede pekiştirilmiştir; bu nedenle bütünlüğü garanti altına alınmalıdır, ve, serbest oto-determinasyonu etkileyecek veya gerçekleri hatırlama veya değerlendirme kapasitesine zarar verecek  ilgili kişi, yöntem ve tekniklerin rızası bile olsa, kullanılamaz.

Şimdiye kadar söylenenlerin ışığında 8. Yargıtay, -zaten kati olan- temyiz edilmiş kararı iptal etmiş olduğundan uluslararası ne bis in idem* ilkesi, zaman içerisindeki müteakip tertipler ilkesi, ve Türkiye Cumhuriyeti kanununca belirtilen kanunilik prensibi ihlal edilmiştir, ve bu nedenle, kati kararı verilmiş vak’aya tayin edilmiş olan 2. Ağır Ceza Mahkemesi davaya devam etmemeyi veya sanığın beraatını ilan etmelidir.

Saygılarımla,

Avukat. Lorenzo Contrada

* (aynı dava sebebi için iki kere yasal işlem yapılamaz)