Daniel N. Arshack'ın 9 Temmuz 2007 tarihli mütalaası

ARSHACK, HAJEK & LEHRMAN, PLLC
1790 BROADWAY,     7TH FLOOR
NEW YORK, NEW YORK 10019

TEL: 212-582-6500

FAX: 212-459-0568

 

9 Temmuz 2007

Kerim Kalkan, Avukat
Darülaceze Caddesi
Bilaş İş Merkezi
A Blok, D:5, Okmeydanı Şişli
İstanbul, Türkiye

 

Konu: The Bilim Arastirma Vakfı (BAV) Davası

 

Sayın Bay Kalkan,

Bana yaptığınız başvuru ile Bilim Araştırma Vakfı (BAV) davasının bulgularının yasal olarak, “suç işlemek amacıyla örgüt kurmayı”1 yasaklayan TCK Madde 220 kapsamına dahil edilip edilemeyeceği hususunda hukuki ve bilimsel bir mütalaa hazırlamam talebinde bulundunuz.  Aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı, TCK Madde 220’nin bu davada iddia edilen davranışları hiçbir şekilde kapsamak üzere tasarlanmadığı ve uygulanamayacağı çok açıktır. Ceza davası, BAV topluluğunun bireysel üyelerinin belirli suçları işlediklerini iddia etse de, deliller incelendiğinde geçmişte veya halihazırda BAV topluluğunun “suç işlemek amacıyla kurulan” bir organizasyon olduğunu destekleyecek güvenilir bir bulgu yoktur. Dahası, BAV topluluğunun her bir üyesinin aynı suç ithamları nedeniyle mahkemede bulunmuş olmaları ve tüm  suçlardan beraat etmiş olmaları, aynı zamanda toplanan delillerin zaten söz konusu üyelere geri verilmiş olması nedeniyle, yerleşik hukuki bir prensip olan “res judicata” (kaziyyei muhakeme) ve “collateral estoppel” doğrultusunda, bu topluluğun bilinen bu eski iddialara dayandırılarak tekrar yargılanması kanuni olarak düşürülmelidir.

İlk olarak bu dava hakkında bir mütalaa ve karar oluşturmamı sağlayan kişisel yetkinliğimi bildirmeme izin verin. Ceza Hukuku alanında 25 yıldır çalışmaktayım. Çalışmalarım sırasında tüm dünya üzerinde farklı hukuk sorunlarıyla ilgilendim. Paris, Fransa; Beyrut, Lübnan; The Hague, Hollanda; Montreal, Kanada; Kampala, Uganda; Nairobi, Kenya; Tokyo, Japonya; Victoria, British Columbia gibi yerlerde hukuk çalışmaları yaptım. Tüm dünya üzerinde ceza yasaları hakkında eğitim vermekteyim ve halihazırda New York, Benjamin Cardozo Hukuk Okulu Fakültesi’nde görevliyim.

New York Ceza Savunma Avukatları Birliği Başkanlığı’nı yürütmekteyim ve dünya üzerinde en büyük ceza savunma organizasyonu olan Ulusal Ceza Savunma Avukatları Birliği’nin Uluslararası İşler Komitesi Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmaktayım. Uluslararası Ceza Hukuku Barosu yönetim kuruluna seçildim ve ayrıca Uluslararası Ceza Hukuku Savunma Avukatları Birliği Yönetim Kurulu’ndayım.

Aşağıdaki hukuki mütalaayı hazırlarken, bu davayı zaten incelemiş olan bir dizi Türk mahkemesi tarafından verilen hükümleri ve kararları inceledim. Bu davayı şimdiye kadar görmüş olan mahkemelerin çeşitliliği ve bu dava için görevsizlik kararı vermiş olmaları neredeyse inanılmazdır. Mütalaayı hazırlarken başvurduğum kaynaklar şunları göstermektedir:

Bu dava ilk olarak İstanbul 1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde açıldığında, mahkeme başkanının müşteki avukatlarından birisiyle ilişkisi bulunduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle reddi hakim yapılarak, 1. Devlet Güvenlik Mahkemesi 2002 yılında davadan  çekilmiştir. Reddi hakim talebini inceleyen ve onayan İstanbul 2. Devlet Güvenlik Mahkemesi bu kez davayı devretmiştir.

İstanbul 3. Devlet Güvenlik Mahkemesi, Hüküm No. 2003-258 ile daha sonra 3 Eylül 2003 tarihinde “dava dosyasında 4422 No.lu Kanuna muhalif olarak yorumlanabilecek bir bulgu” bulunmadığını açıklamış ve görevsizlik kararı vermiştir. Bunun ardından İstanbul 4. Devlet Güvenlik Mahkemesi Hüküm No. 2003-258’i incelemiş ve karar tasdik edilerek, üst mahkeme tarafından onanmıştır. Aynı zamanda İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi, Bakırköy 5. Ağır Ceza Mahkemesi ve Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesi de yetkisizlik hükmü vermesi nedeniyle yargı yeri belirlenememiş ve dava dosyası bu tartışmalara bir çözüm bulunması amacıyla Yargıtay’a iletilmiştir.2

Bu aşamada, Yargıtay 5. Ceza Dairesi, davanın İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmesi kararı vermiştir. Ne var ki, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi görevsizlik kararı sırasında "ihsas-i rey" teşkil eden bildirimlerde bulunmuş ve sanıklar, mahkemenin reddini talep etmişlerdir. Bunun sonucunda İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi reddedilerek, bu karar İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından incelenmiş ve daha sonra onanmıştır. Bu ikinci reddi heyet sonrasında dava dosyası son olarak İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.

24 Kasım 2005 tarihinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi bu davayı Esas No. 2004/337 E ile görmüş ve beş yıllık zaman aşımı süresinin tamamlanması nedeniyle otuz beş (35) sanık aleyhine açılan davayı düşürmüştür. Altı (6) sanık hakkındaki suç iddialarının ise görülmeye devam edilmesine karar verilmiştir. Şu önemli bir husustur ki, yine 24 Kasım 2005 tarihinde sanıkların göz altına alınmaları sırasında ele geçirilen çeşitli silah, tüfek, mühimmat ve diğer eşyalar bunların yasal ruhsat sahiplerine iade edilmiştir.

Geriye kalan altı (6) sanığın yargılanmasına devam edilmiştir. İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tüm soruşturmayı, bilirkişi raporlarını ve Savcı’nın delillerini gözden geçirmiş ve 22 Ocak 2007 tarihinde altı (6) sanığın tümü beraat etmiştir. Bu beraat kararı onanarak kesinleşmiştir.3 

Otuz beş (35) sanık için zaman aşımı nedeniyle davanın düşmüş olması nedeniyle inceleme için Yargıtay’a gidilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı dosyayı incelemiş ve 2006/600637 tezkere numarasıyla, zaman aşımı nedeniyle davanın iptali hükmünün onanması için talepte bulunmuştur. Dava dosyası bunun ardından  5 Nisan 2006 tarihinde Yargıtay 8. Ceza Dairesi’ne değerlendirmesi amacıyla gönderilmiştir.

Kararı bir yıldan fazla geciktirdikten sonra 22 Mayıs 2007 tarihinde Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Hüküm No. 2007/3877 için şaşırtıcı bir karar vermiştir. 8. Ceza Dairesi, yargı süreci boyunca yedi (7) yıl içerisinde elde edilen tüm somut delilleri soruşturmuş bulunan ve dava dosyasını incelemiş olan yedi (7) mahkeme kararını görmezden gelmiş, ve ilk kez olarak 4422 No.lu Kanun kapsamında değerlendirilmesi gereken unsurlar olduğunu iddia etmiştir. Bu kararın bozulmasının,  22 Ocak 2007 tarihli İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin   ilk kez ilk derece mahkemesi seviyesinde beraat kararı vermesinin hemen peşinden gelmesi anlaşılmazdır. 8. Ceza Dairesi’nin kararı akıl karıştırmaktadır, çünkü son mahkeme kararını önceki “iddiaların ispatlandığını” öne sürerek herhangi bir delile dayandırmamaktadır ve bu şekilde, çok açık bir biçimde dava dosyasını görecek olan İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi nihai kararının ne “olması gerektiğini” ima etmeye çalışmaktadır.

Bu arada Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin değerlendirmesinde 4422 No.lu Kanun maddesinin ihlali olabileceğini belirtmesi aynı zamanda 4422 No.lu Kanun’un 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kaldırılması nedeniyle bundan sonra gerçekleştirilecek yargılamanın sadece organize suçlar ile ilgili tek Türk Ceza Kanunu maddesi olan TCK Madde 220 kapsamında görülebileceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin vermiş olduğu kararın bir sonucu olarak, dava dosyası TCK Madde 220 kapsamında incelenmek üzere İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir. Bundan sonraki ilk mahkeme 13 Temmuz 2007 tarihinde gerçekleşecektir.

 

TCK MADDE 220 SUÇ İŞLEME AMACIYLA KURULAN 
ÖRGÜTLERE UYGULANMAK ÜZERE HAZIRLANMIŞTIR

Türk Ceza Kanunu’nun kısa tarihine bakıldığında ilk TCK 1926 yılında oluşturulmuş ve bu dönemden beri geçen 80 yıl içerisinde önemli değişikliklere uğramıştır, fakat bu değişikliklere rağmen insan hakları açısından eksiklikleri nedeniyle büyük ölçüde eleştirilmiştir. 1889 tarihli İtalyan “Zanardelli Yasasını” esas almış ve o günlerin demokratik ve liberal iklimini yansıtmaktadır. Fakat özellikle 1930’larda dahil edilen 60 ila 70 kanun değişikliği ile TCK temelinde bulunan özgürlükçü ve demokratik kimliğini kaybetmiş ve bu nedenle sonuç olarak çağdaş insan hakları standartlarından geri kalmıştır. Son yıllarda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme arzusuyla hızla gerçekleştirilen “yasal reform” süreci de aynı zamanda bazı problemlere yol açmıştır. Yasada reform yapmak üzere 1980’lerin başlarında oluşturulan hukuk komisyonu yeni binyılda çalışmaya devam etmektedir. Neredeyse tüm ceza hukuku akademisyenlerinin bir dereceye kadar yer aldığı komisyon çalışmasını 2001 yılında tamamlamış ve kamuya taslak bir yasa sunulmuştur. Fakat 2002 yılında son şeklini alan kanun tasarısı yeni hükümetle birlikte bir kenara bırakılmış ve yeni bir yasa hazırlanmıştır. İkinci kanun kamuya 2003 sonlarında sunulmuştur. 2004 yılı boyunca tartışılmış fakat bu yıl içerisinde detaylı bir inceleme gerçekleştirilmemiştir. Nihayetinde, 26 Eylül 2004 tarihinde Parlamento tarafından yasa yürürlüğe girmiştir. Yeni TCK 1 Nisan 2005 tarihinde açıklanacak iken, eleştiriler nedeniyle ertelenmiştir ve sonunda 1 Haziran 2005’te yürürlüğe girmiştir.

Eski 4422 No.lu Kanun maddesinin yerine geçen TCK Madde 220 özel olarak “organize suçları” kapsamak üzere tasarlanmıştır. 13 Şubat 2006 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı için Raportör Yargıç İsmail ZARARSIZ, EuroMed Adalet Programı’na şu bildirimde bulunmuştur:

Türkiye’de terörizm ve organize suçlar için bir dizi yasa bulunmaktadır; yeni Türk Ceza Kanunu (No 5237), yeni Ceza Muhakemesi Kanunu (No 5271), Terörle Mücadele Kanunu (No 3713) ve Kara Paranın Önlenmesine Dair Kanun (No 4208).

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Yeni Türk Ceza Kanunu No 5237, organize suçlar ile ilgili tam bir tanımlama içermemektedir. Bu Kanuna (Madde 220) göre, suç işlemek üzere örgüt kurulması eğer yeterli kişi sayısı, uygun araçlar ve ekipman bulunuyorsa 2 ila 6 yıl arası hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Suç amaçlı teşekkül oluşturulması için en az 3 kişi bulunması gerekmektedir. Fakat yalnız 3 veya daha fazla kişinin bir araya getirilmesi organize suç anlamına gelmeyecektir. Ayrıca, organize suç olması için suç işlemede bir hiyerarşi, süreklilik ve kapasite bulunmalıdır.

Organize suçlarla mücadeleye gelince, her ne kadar Türkiye birçok ülke gibi Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu yanısıra özel hükümleri yürürlüğe koymayı tercih etmiş olsa da, organize suçlarla mücadele için herhangi özel isme sahip bir yasa yoktur, çünkü Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu (No 4422), 31 Mart 2005 tarihinde yürürlükten kalkmıştır.

Madde 220’nin yürürlüğe girmesinden beri henüz Türkiye’de “organize suçların” tam bir tanımı yapılmamış olsa da, bu çeşitli kaynaklardan temin edilebilir. Birleşmiş Milletler “organize suçları” şöyle tanımlar:

Kişilerin oluşturduğu gruplar tarafından her ne kadar gevşek veya sıkı bağlantılı organize olsalar da, üyelerin toplum ve mensupları pahasına menfaat sağlaması amacıyla gerçekleştirilen büyük ölçekli ve kompleks suç faaliyetleri. Çoğu zaman kişiye karşı saldırılar da dahil olmak üzere acımasızca hiçbir kanun tanınmadan gerçekleştirilir ve sıklıkla politik yolsuzluklarla bağlantılıdır. [Birleşmiş Milletler, Changes in Forms and Dimensions of Criminality - Transnational and National. Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahı Konusunda Beşinci Birleşmiş Milletler Kongresi Genel Sekreterliği (Toronto, Canada, 1-12 September 1975)]

Avrupa Komisyonu, “organize suçları” şöyle tanımlar:

Tehdit, şiddet, rüşvet veya diğer yollarla finansal veya diğer bir maddi çıkar sağlama amacı taşıyan ciddi suçlar işlemek amacıyla kurulmuş uzun süre boyunca devam eden üç veya daha fazla kişi tarafından gerçekleştirilen yasadışı faaliyetler. [Avrupa Konseyi (2002), Crime Analysis: Organised crime - Best practice survey no. 4, Strasbourg, Fransa.)

1996 yılında Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK), Türkiye’de organize suçları şöyle tanımlamıştır:

Genellikle “The Turks” olarak tanınan bir düzine Kürt klanı egemenliğindedir. Bu çeteler Kafkaslar ve Osmanlı-İran sınırlarında yüzyıllar önce kaçakçılık yapmaya başlamışlardır. “The Turks” özellikle Türkiye, İran ve Irak’ta Kürtlerin bağımsızlığı mücadelesiyle yakından ilişkilidir. Orta Asya, Afganistan ve Pakistan’dan gelen eroinden elde ettikleri kârın bir kısmı transit ücreti olarak Kürt isyancılara ödenmektedir. Eroinin yanısıra bu çete üyeleri korsan elektronik ve video ürünleri ticareti de yapmakta, sahte pasaport ve nüfus cüzdanı da düzenlemektedir. Ayrıca fuhuş ve kölelik örgütlenmeleri işletmekte, yasadışı kumar oynatmakta ve her türlü şantaj, sahtecilik ve zimmete para geçirme faaliyetleri yapmaktadır. “The Turks” aynı zamanda Almanya, İsveç ve diğer Avrupa ülkelerinde Kürt topluluklarıyla da ilişki içindedir.

Bu davada, BAV’ın “suç işlemek amacıyla” kurulmuş bir örgütlenme tanımlarından herhangi birine  girdiğini gösteren hiçbir delil sunulmamıştır. BAV, Madde 220’nin hedeflemek üzere tasarlandığı türde bir organizasyon olmadığı için, mahkemenin bu davada herhangi bir yargılama görevi söz konusu değildir.

BİR ORGANİZASYONUN ÜYESİ TARAFINDAN İŞLENEN BİR SUÇ
kanunen “per se
TCK MADDE 220 İHLALİ ANLAMINA GELMEMEKTEDİR

TCK Madde 220’nin sekiz (8) hükmü ile, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçunu işleyenlerin cezalandırılması amaçlanmaktadır. Başlangıçtan beri bu Madde’nin asıl kapsamının, bir suç örgütünün “kurulması” olduğu anlaşılmalıdır. Kendi ifadesiyle Madde 220, yasal amaçlarla kurulmuş bir organizasyonun üyeleri tarafından işlenmiş olabilecek suçları kapsamamaktadır. Örneğin yasal bir futbol takımının üyeleri bir futbol maçı sırasında şiddete başvurduğunda, bu kapsamda yargılanmaları mümkün değildir. Bir başka şiddet suçu altında yargılanacakken, Madde 220 kapsamında yargılanmayacaklardır. Yine benzer şekilde bu davada BAV’ın suç işlemek amacıyla kurulduğunu gösteren kesinlikle hiçbir delil bulunmamaktadır. Aksine, varlığının amacı bilimsel ve hayır işleridir.

BAV topluluğunun organize bir suç örgütü olarak kurulduğunu iddia etmek, Türk Barolar Birliği’nin de bir suç örgütü olduğunu iddia etmek ile aynıdır, çünkü 17 Mayıs 2006 tarihinde Alparslan Aslan adındaki Türk avukat elinde bir silah ile Danıştay İkinci Dairesi’ne girmiş ve oturum halindeki beş yargıca ateş açmıştır. Velev ki bir kişinin kanunu ihlal etmiş olması, tüm organizasyonun kanunu ihlal etmek amacıyla kurulduğu anlamına gelmez.

Madde 220, kendi ifadesiyle cürüm işlemek amacıyla kurulmuş ve tasarlanmış örgütlenmelerin faaliyetlerini yasaklamaktadır. BAV’ın (Bilim Araştırma Vakfı veya SRF olarak da bilinmektedir) temel kuruluş prensipleri kısaca gözden geçirildiğinde organizasyonun suç veya menfaat değil, barışı ve hoşgörüyü sağlamayı hedeflediği görülmektedir. Bilim Araştırma Vakfı’nın web sitesinde bu açıkça ifade edilmektedir:

BAV’ın kuruluş amacı dünya üzerinde barış, huzur ve sevginin hakim olduğu bir yaşam ortamının tesis edilmesi için vesile olmaktır. Bu nedenle sosyal ve politik sorunları acilen çözüme ulaştırmak amacıyla yoğun çalışmalar yapılmakta, yalnız Türkiye’nin ulusal sorunları değil, fakat tüm dünyanın sorunları da ele alınmaktadır. Özellikle Orta Doğu ve Orta Asya’da yaşanan sorunlara odaklanılarak, çözüm sağlayacak projelere yoğunlaşılmaktadır.

Bu ifade hiçbir şekilde cürüm işleme amacıyla kurulmuş bir örgütlenme tanımına uymamaktadır. Hatta BAV tarafından açıklanan “İnanç İlkeleri” bölümünde aşağıdaki açıklamaya yer verilmektedir:

Kısaca SRF belirli gerçeklere ve değerlere kalben inanmış kişilerden oluşan bir aydınlar topluluğudur ve bunları topluma anlatma sorumluluğunu üstlenmişlerdir. 1500’den fazla halka açık sergi, düzinelerce halka açık bilimsel sergi ve on binlerce kitabın ve kitapçığın BAV tarafından dağıtılmış olması, çok açık bir biçimde vakfın idealist ve fedakar yapısını ortaya koymaktadır.

Bu durumda BAV’ın “suç işlemek amacıyla kurulduğu” iddiasını destekleyecek bir delil bulunmadığından, “üye olan” herhangi bir kişi Madde 220’(2)’de belirtildiği şekilde bir suç işlemiş olamaz. Bunun nedeni, Madde 220 (2)’ye göre ancak “Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar” bir suç nedeniyle hüküm giyebilirler.

 Madde 220 (3)’e göre ise, “Örgütün silâhlı olması hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır” denmektedir. Bu kısım iki sebepten dolayı bu davaya uygulanamaz. Ateşli silahların var olduğunun tespiti, bu madde kapsamında suç teşkil etmemektedir. Çünkü “örgütün” silahlanmış olması gerekmektedir. Bu davada ise bildiğimiz gibi (Bakınız, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi Karar No. 2005/230) mevcut ateşli silahlar kişilere ruhsatlı olarak verilmiştir ve bu kişilerin aleyhlerine açılan davalar düştüğünde ruhsatlı silahlarını geri almalarına izin verilmiştir.

Madde 220 (4) çok açık bir biçimde bir organizasyon içerisinde ayrıca işlenmiş bir suçun, ayrı bir suç olarak ve Madde 220 kapsamından ayrı olarak soruşturulabileceğini ortaya koymaktadır. Madde 220 (4), “Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur,” diye belirtmektedir. Bu hüküm örneğin bir futbol takımının üyesinin şiddet içeren bir fiil nedeniyle yargılanabilmesine imkan sağlar. Örgüt üyelerinin bağımsız olarak sorumlu tutulabilecekleri suçlar işleyebileceklerini kabul eder. Bu davada ise Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin 22 Mayıs 2007 kararı ile izin verilen tek yargılama, yalnız Madde 220’nin ihlaliyle oluşan hükümlerdir. Bir ya da daha fazla kişinin Madde 220 ihlali dışında bir suç işlemiş olması ihtimali bu mahkemenin yargılama yetkisi dışında kalmaktadır.

 

RES JUDICATA İLKESİ
BU DAVADA SUÇ İSNAT EDİLEN BİREYLERİN
TEKRAR YARGILANMASINI ENGELLEMEKTEDİR

22 Ocak 2007 tarihinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi bu davayla ilgili tüm delilleri inceleyerek, savcılık ve müdahiller tarafından isnat edilen suçların hiçbirinin işlenmediğini hükme bağlamıştır. Zaman aşımı nedeniyle davaları düşmeyen sanıkların tümü beraat etmiştir. Hukukun üstünlüğü ilkesine itibar edilmelidir. 22 Ocak 2007 tarihli İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararı, aynı iddiaları tamamıyla aynı delillerle değerlendirerek zıt bir sonuca varılması suretiyle, tersine çevrilemez.

Res judicata ilkesi yetkili bir mahkeme tarafından davanın esasları üzerinden kesin bir hükme varıldıktan sonra, veya aynı etkiyi oluşturacak nihai bir karar oluştuktan sonra, aynı delillere dayanarak, aynı tarafların, aynı iddialar nedeniyle doğan taleplerinin ve sorunlarının tekrar mahkemede görülmesini engelleyen kesin bir hükümdür. Bu davada İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 22 Ocak 2007'de tümüyle sonuçlandırılmış delillere dayalı incelemenin yeniden açılması, söz konusu yerleşik uluslararası hukuk teamülüne aykırıdır.

Son olarak, bu davada tek şikayetçi olarak yer alan Ebru Şimşek ve Fatih Altaylı için her ikisine de mahkeme tarafından itibar edilmemiş ve inanılır olmadıkları 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tespit edilmiştir. Suçlamalarının ise esası bulunmadığı kesinlik kazanmış ve 2007/3877 içerisinde kesinleşmiştir. Bu delillere dayalı hükümler mahkeme üzerinde bağlayıcıdır. Güvenilir bir müşteki olmaksızın, bu mahkemenin yargılama yetkisi bulunmamaktadır ve davanın düşürülmesi gerekmektedir.

 

SONUÇ

Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, mütalaam ve kesin görüşüm bu davanın delilleri doğrultusunda ve ilgili yasayla bağlantılı olarak, söz konusu davanın TCK Madde 220 kapsamında yargılanmaya devam etmesi için gerekçe bulunmamaktadır. Bu nedenle davayı gören mahkemenin, söz konusu davayı iptali gerekmektedir.

 

Saygılarımla Sunarım:

Daniel N. Arshack


1 Bilim Araştırma Vakfı Davası’nın açıldığı dönemde Türk Hukuku’nda çete suçlarını düzenleyen iki ayrı yasa maddesi bulunmaktaydı. Bunların birincisi olan Türk Ceza Kanunu’nun 313. Maddesi, “herhangi bir suçu işlemek amacıyla örgüt kurmak” şeklinde bir genellemeyle tanımlanan suçun cezasını düzenlerken, daha spesifik bir yasa olan 4422 sayılı kanun ise özellikle mafya tipi örgütlenmelerle ilgili suçları düzenlemekteydi. 4422 sayılı kanun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kaldırıldı. 313. madde ise 2006 yılında yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nun 220. Maddesinde kapsamı genişletilerek yeniden düzenlendi. Halihazırda Türk Hukuku’nda çete suçu TCK’nun 220. Maddesinde düzenlenmiş durumdadır.

2 Bu davada ortaya çıkan görevsizlik sorunlarını değerlendiren beş (5) mahkemeden hiçbiri, söz konusu davada hiçbir delil bulunmadığını belirtmişlerdir.

3 Altı (6) beraat eden sanık aleyhine sunulan deliller temelde diğer sanıklar için sunulanlar ile aynıdır. Hükmün kesinliği gibi uluslararası geçerliliği olan kavramlar (aşağıda daha detaylı açıklanmıştır) bu mahkemenin, bundan yalnız yedi ay önce delilleri mahkumiyet için yetersiz bulan 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 22 Ocak 2007 tarihinde hükme bağladığı kararın bağlayıcılığına tâbi olması gerekmektedir.

Saygılarımla Sunarım:

Daniel N. Arshack